Hazinedarbaşının imzasının uzun kuyruğu!

Tevfik Altınok kitabını imzalarken kalemi kâğıttan kaldırmıyor. Önce adını yazıyor. Sonra imzanın kuyruğunu, sayfanın kenarına kadar uzun bir çizgiyle çekiyor. “Neden bu kadar uzun?” Gülümsüyor: “Ben sinirlendiğim zaman o kuyruğu uzun atarım.”
Sonra hikâyenin devamı geliyor. Yıllar önce bir dostu imzasına bakmış, “Sen hazinenin başında olduğun için uzatıyorsun” demiş. Altınok’a anlatılan rivayete göre Osmanlı’da defterdarlar çoğalınca başlarına bir hazinedarbaşı getirilirmiş. O da kendini ötekilerden ayırmak için imzasının kuyruğunu uzun tutarmış.
Kitabın adı da bu unvan: Hazinedarbaşı
Haber şu: Türkiye’nin kasasını yıllarca yönetmiş Tevfik Altınok’un hatıraları 7 Ekim’de Remzi Kitabevi’nden çıktı. Ben de evinde ziyaret ederek, kitabı, hazineyi ve anıları üzerine detaylı bir sohbet gerçekleştirdim.
1943’te Urfa’da bir subay evinde başlayan, on bir yılda on okul değiştiren bir çocukluk. Mülkiye. Maliye Müfettişliği. Hazine’nin en tepesi. Sonra Koç Topluluğu’nun finansı. 2000-2001 krizinde Fon’a devredilen bankaların ortak yönetim kurulu başkanlığı. Ve on iki yıllık YÖK üyeliği.
Yani bu unvanı iki kez taşımış bir adam. Önce devletin, sonra bu ülkenin en büyük özel grubunun hazinesini yönetmiş.
Kitap çıkalı üç hafta oldu, yankısı şimdiden geniş.
Hazine’de birlikte çalıştığı Mahfi Eğilmez arka kapakta, kitabın yönetim tarihimizin çok önemli bir kesitini çarpıcı biçimde ortaya koyduğunu yazıyor. Ekim seçkisinde de onu ilk sıraya koydu. Pek çok yazar da kitabı bugünün fon kriziyle yan yana okudu.
Geçmişi anlatan bir kitabın bugünü bu kadar kolay açıklaması tesadüf değil.
Seksenlerinde bir ömrü yaşayan Tevfik Beyin hafızası bir kasa gibi. Anahtarı çevirdikçe içinden tarih çıkıyor.
Hazine aslında bir kilerdirZiyaretimde, dışarıda pastırma yazının son sıcakları vardı. Bir gün önce hava serinlemiş, o gün yeniden ısınmıştı.
Eskiden bu günlerde pastırma kurutulur, kiler kışa hazırlanırdı. Anadolu evinin hazinesi kilerdi: bulgur, tarhana, pekmez, kavurma. Bolluğun son günlerinde kıtlığı düşünmek.
Şimdi size bir şey söyleyeyim: Hazine dediğimiz şey de özünde budur.
Kelimenin kökü bile bunu söylüyor. Arapçadaki “hazn” kökü saklamak, biriktirmek anlamına geliyor. Hazine de biriktirilenin durduğu yer.
Altınok’un yarım kalmış bir kitabı daha var. Adı da sade: Hazine. 190 sayfası yazılmış, gerisi bekliyor. O kitapta hikâyeyi firavunlara kadar götürüyor. Umarım onun analizini yazmak bana nasip olur.
Firavunun da hazinedarı varmış. Kutsal metinlerin en bilinen hazinedarı ise Yusuf Aleyhusselam. Dikkat edin, Hz. Yusuf’un hikâyesi aslında bir ambar hikâyesidir. Yedi bolluk yılında buğdayı biriktirir, yedi kıtlık yılında halkı doyurur. Kur’an’da ülkenin hazinelerinin başına geçmek isterken kendini iki sıfatla tanıtır: iyi koruyan ve iyi bilen.
Sonra Beytülmal geliyor. Bütün gelirlerin toplandığı, kamunun malı sayılan kasa. Altınok savaş ganimetlerinin bile kamu malına sayıldığını hatırlatıyor.
Ve Osmanlı. Altınok’un anlattığına göre 1453’ten sonra Fatih’in hazinesi için üç mühür hazırlanmış. Biri padişahta, biri sadrazamda, biri defterdarda. Kapı, üç mühür bir araya gelmeden açılmazmış.
“Mühür kimdeyse Süleyman odur” sözünü hepimiz biliriz. Fatih’in kasası bu sözün tam tersine kurulmuş: Mühür tek elde değil.
Kayıtlar bir ayrıntı daha veriyor. Osmanlı’da “serhâzin” de denen hazinedarbaşı defterdara karşı sorumluydu. Hazineden çıkan her harcama, hatta dağıtılan hediyeler bile onun elinden geçerdi. Yani kasanın başındaki adam hem hesap veren hem dağıtan adamdı.
Mutfakla hazinenin akrabalığı da sarayda bitmiyor. Topkapı’nın Enderun’unda Hazine Odası ile Kiler Odası aynı teşkilatın iki koğuşuydu. Biri altını saklardı, öteki erzakı.
Altınok bugünün diliyle tarif ediyor: Mali işler üç şeydir. Gelir, gider ve varlık.
Gelirle gider eşitse mesele yok. Fazla varsa biriktirirsiniz; Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin yatırımcı olması, İktisadi Devlet Teşekküllerinin doğuşu biraz da budur. Açık varsa iki yol kalır: ya borçlanırsınız ya para basarsınız.
Hazine, bu üçünü birbirine bağlayan düğümdür. Borcu nasıl ödeyeceğinizi, nakdi nasıl çevireceğinizi düşünen yer.
Hz. Yusuf’tan Altınok’a formül değişmemiş: Bollukta biriktir, darlıkta yönet.
Masadan kulis: Yetmiş sent, Ramazan ve “Bana güvenme”Bir. Mahfi Eğilmez, kitabın cevap verdiği soruların başına bunu koyuyor: Türkiye 70 sente nasıl muhtaç oldu?
O yılların “70 sente muhtacız” lafını hepimiz yoksulluğun simgesi diye hatırlarız. Altınok’un anlattığı hikâye başka bir şey söylüyor.
Yurt dışına bir ödeme yapılacak. Çek küsuratıyla birlikte yazılıyor. Ama hesapta o 70 sent yok. Çek ödenmiyor.
Altınok’un deyişiyle mesele para yokluğu değil. Hesapta eksik kalan 70 sent.
Not edin: Bir devletin itibarı bazen milyarlarla değil, bir çekin küsuratıyla sınanır.
İki. 1980. Ödenmesi gereken 550 milyon Mark var, kasada karşılığı yok. Merkez Bankası’ndan bir yönetici Altınok’a geliyor:
“Üstat, oranın maliye müsteşarını tanıyor musun?”“Ora” Suudi Arabistan. Altınok İslam Kalkınma Bankası’nda Türkiye’yi temsil ettiği yıllarda o bürokratla dost olmuş.
Mevsim Ramazan. Herkes izinde. Telefonu açan adam makamında neredeyse tek başına kalmış. Dinliyor ve “Sen merak etme, İslam Kalkınma Bankası’ndan halledelim” diyor. Yayınevinin bülteni bu olayı “bir gecede bulunan Suudi kredisi” diye anıyor.
Bakın, devletler bazen anlaşmalarla değil, bir telefonun öbür ucundaki dostlukla nefes alır.
Üç. 1977. Altınok Hazine Genel Müdürü olarak atanmış. Dönemin Maliye Bakanı Cihat Bilgehan onu odasına çağırıyor, tebrik ediyor. Biraz sonra dönüp tek cümle kuruyor: “Bana güvenme.”
Göreve başladığı gün, kendisini atayan bakandan.
Tavsiyenin devamı da var. Siyasetçilere güvenme. Gazetecilere de güvenme.
Üçüncü bir “güvenme” daha vardı. Onu masada bıraktık.
İşin tuhafı şu: Altınok bu öğüdü bir gazeteciye anlatıyor. Medyadan uzak durmasının sebebi de o gün aldığı nasihat. Ama çayları tazeletmeyi, şekerliği uzatmayı ihmal etmiyor.
Güvenmemek başka şeydir, kapıyı kapatmak başka.
Dört. Yetmişlerin ortası. Süleyman Demirel ısrarla partiye çağırıyor. Altınok her seferinde aynı cevabı veriyor:
“Ben bürokratım. Benim kafam partiye yatmaz. Ben yalan söyleyemem.”Ama en rahat çalıştığı siyasetçi yine Demirel. Çünkü Demirel ona güvenirmiş.
Turgut Özal’a hayranlığının sebebi ise başka. Özal, kararı vermeden önce mümkün olduğunca geniş bir ekipten bilgi alırmış. Etrafındaki Merkez Bankası, Hazine ve Planlama kadrosunun en genci de Altınok.
Beş. Özel sektörün kulisi devletinkinden aşağı kalmıyor.
Altınok’un aktardığına göre Vehbi Koç, hayatta beceremediği tek işin bankacılık olduğunu söylermiş. Garanti Bankası’ndaki eski tecrübe içinde kalmış.
Altınok onu ikna etmek için dört yıl uğraşıyor. Koç sonunda kabul ediyor, ama bir şartla: Bu işi bilen yabancı bir ortak bulunacak.
Altınok kapı kapı dolaşıyor. Citibank’tan ses yok. Morgan’dan ses yok. Cevap verenlerin cümlesi aynı:
“Türkiye’ye yatırım yapmıyoruz.”Sonunda American Express. 1986’da Koç, American Express’in İstanbul’daki bankasına ortak oluyor ve Koç-Amerikan Bankası doğuyor. 1993’te adı Koçbank oluyor.
Koç bir gün soruyor: “Bunu nasıl yapıyorsunuz?” Altınok’un cevabı kısa: “Bunun yol ve yöntemleri var. Bu da bir bilim.”
Altı. Ve benim en sevdiğim hikâye.
1883’te Paris’ten İstanbul’a ilk Şark Ekspresi yola çıkıyor. Yataklı vagonları Vagon-Li şirketinin.
Altınok’un anlattığına göre aynı yıl yapılan bir anlaşmayla şirket, yüz yıl boyunca seferlerin arkasına istediği kadar yataklı vagon ekleme hakkı alıyor. Fiyatı kendisi belirliyor. Vagonlar yüzde 90 doluymuş gibi hesaplanan bedeli de hazine üstleniyor.
Cumhuriyet, Osmanlı’nın taahhütlerini devralıyor. Vagonlar çoğu zaman boş gidiyor. Bedel her yıl ödeniyor.
Yüz yıl boyunca.
1983’te süre doluyor. Hazine’nin başında Tevfik Altınok var. Şirket gelip anlaşmayı uzatmak istiyor.
Altınok önce ekibine araştırtıyor: Bu işten kimin ne menfaati var? Sonra kararını veriyor. Yüz yıl bitti, bu iş kalkıyor.
Bir imparatorluğun attığı imza, yüz yıl sonra bir Cumhuriyet bürokratının masasında kapanıyor.
Bu anlaşma, bugünkü Yap-İşlet-Devret modelinin Osmanlı’daki ilk örneklerinden biri sayılabilir. Kullanılsa da kullanılmasa da ödenen bir doluluk garantisi.
Garantili köprü ve otoyol tartışmalarını izleyenlere tanıdık geldi mi?
Yedi. Kitapta o gün masaya gelmeyen hikâyeler de var. Bankerler krizi ve Banker Kastelli’nin kaçışı. IMF limitlerini aşmamak için yürütülen gizli nakit operasyonları. 1992’de SPK yönetimini korumak için Tansu Çiller’e karşı aylarca süren direnç.
Altınok bunların bir kısmını ilk kez bu kitapta anlatıyor.
Pekin’de bir hışırtıİslam Kalkınma Bankası yıllarında bir gece Altınok, Suudi Arabistan’da çölün ortasında bir çadırda kalıyor. Bir hışırtıyla uyanıyor. Yılan sanıyor. Bakıyor ki iguana boyunda bir kertenkele çadırın bezini tırmalıyor.
Yıllar sonra Pekin. Seksenli yıllar, ilk ziyaret. Şehrin en iyi otellerinden birinde en üst kat. Klima yok. Pencereyi açık bırakıyor.
Sabaha karşı, güneş daha doğmadan, yine bir hışırtı.
Aklına çöldeki çadır geliyor. Kıpırdamadan dinliyor. Ses kesilmiyor.
Kalkıp pencereye gidiyor. Bir yandan sağdan sola, öbür yandan soldan sağa bisikletliler akıyor. Binlercesi.
Tek bir otomobil yok.
Sorduğunda aldığı cevap:
“Biz daha otomobile geçmedik.”Bugün Çin dünyanın en büyük otomobil üreticisi.
Altmışlarda Planlama Teşkilatı kurulduğunda Ankara’da bir tartışma vardı: Plan mı, pilav mı? Yani yarının hedefi mi, bugünün tenceresi mi?
Pekin’deki o bisiklet nehri, bu sorunun cevabıydı. Çin pilavı bugün yemedi. Önce planı yaptı.
Altınok aynı şeyi kendi diliyle söylüyor: Para, finans ve ekonomiyle ilgili meseleler günlük ya da saatlik meseleler değildir. Uzun vadede birikir, birikir, birikir. Sonra bir gün patlar. O gün “yarın şunu yapalım” demenin hiçbir hükmü kalmaz.
Borç da böyle birikir.
Altınok bunu iki kez, biri Ecevit biri Demirel döneminde yaşamış. Türkiye “Bu borç devletin değil, özel sektörün” demiş. Alacaklının cevabı tek cümle olmuş:
“Ben Türkiye’ye borç verdim.”Borç kimin imzasıyla alınırsa alınsın, sonunda ülkenin hafızasına yazılır.
Kitabın son bölümünün adı da zaten bu: Gençlere Tavsiyeler. Kamu maliyesinde disiplin, bürokratta etik, siyasetle mesafe.
O pencereden bakınca ders şu: Sabır da bir para birimidir. Bisikletten otomobile giden yol bir gecede alınmış bir karar değil, kırk yıl biriktirilmiş bir iradedir.
Koruyan ve bilenKitabın girişinde küçük bir tablo var. Kurumların isim değişikliklerini gösteriyor.
Maliye Bakanlığı’nın Hazine Genel Müdürlüğü, 1983’te Başbakanlığa bağlı Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı oluyor. 1994’te Hazine Müsteşarlığı. 2018’de yeniden bakanlık çatısı altında: Hazine ve Maliye Bakanlığı. Devlet Planlama Teşkilatı’nın bugünkü adı ise Strateji ve Bütçe Başkanlığı.
Bir hayatın hikâyesi, bir kurumun soy ağacıyla açılıyor.
Altınok’un 1977’de bakanından duyduğu “Bana güvenme” öğüdünü şimdi daha iyi anlıyorum. Bürokratın sadakati kişiye değil, doğru karara olmalı.
Kitabın adı bu yüzden bana bir unvandan çok bir hatırlatma gibi geldi.
Kalkarken son soruyu sorduk: Dünya nereye gidiyor?
Gülümsedi ve yaşını hatırlattı. Sohbetin tadı damağımızda kaldı. Pastırma yazının son çayı gibi. Kurumlar binalarla değil, hafızayla ayakta durur.
Bir memleket kasasını kaybetmeden önce, kasanın anahtarını kimin taşıdığını unutur. Hesabı tutulmayan yetmiş sent, bir gün yetmiş milyar olur.
O sorunun cevabı da aslında masadaydı.
Hz. Yusuf’un iki sıfatını hatırlayın: iyi koruyan ve iyi bilen. Altınok’un hayatı bu iki kelimenin arasında geçmiş. Hesapta eksik kalan 70 senti bilmek. Yüz yıllık vagonlara, partiye çağıran Demirel’e “hayır” diyebilmek, yani korumak.
Fatih’in üç mührü de aynı şeyi söylüyor. Kasanın kapısı tek elle açılmaz. Özal’ın geniş masası da öyle. Devlet aklı dediğimiz şey tek bir kafanın parlaklığı değil; mühürlerin birbirini beklemesidir.
Dünya nereye giderse gitsin, hazinesini bilenler ile koruyanların aynı masada oturduğu ülkeler yolunu kaybetmiyor.
Eve dönünce kitabı yeniden açtım. İmzanın kuyruğu sayfanın kenarına kadar uzanıyordu.
Belki de o çizgi bir öfke değil. Bir hafızanın, dünden bugüne, bugünden yarına uzanan kuyruğu.Read More

  • Related Posts

    Açlığı azaltmak için ilk öncelik, çatışmaları sona erdirmek!

    BM Dünya Gıda Programı’nın (WFP) yeni başkanı Luke Lindberg, dünyada açlığını azaltmanın ‘bir numaralı önceliğinin’ çatışmaları sona erdirmek olduğunu söyledi. Göreve başlamasının ardından düzenlediği ilk basın toplantısında Lindberg, “Çatışma insan…

    devamı...
    Fon krizinin reel sektöre faturası çıktı!

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla tasfiye kapsamına alınan fonlarda yatırımı bulunan reel sektör firmalarını mercek altına aldı. Merkezin Güncesi blogunda Genel Müdür…

    devamı...
    wpChatIcon
    wpChatIcon